“Walk Your Way Out” ve Ne İdiği Belirsiz Bir Sahne Karakteri Olarak Bill Burr

Gözlerinizi kapatın (şimdi değil sonra, zira kapatırsanız yazıyı okuyamazsınız [bir de araba kullanırken falan kapatmayın, çünkü kaza yaparsınız büyük ihtimalle]), dörde kadar yavaşça sayarak derin bir nefes alın, yediye kadar sayarak nefesinizi tutun, sekize kadar sayarak nefesinizi verin. Bu döngüyü dört veya sekiz kez tamamlayın. Yaşasın, kafanızda bağırıp duran saçma düşünce yığınını kısa bir süreliğine susturdunuz. Şimdi fikrî cımbızınızı elinize alın, bu düşünceler arasından “Mevcut yaşam biçimim çerçevesinde beni azami rahatlığa ulaştıracak şey nedir?” sorusuna karşılık geleni yavaşça, acele etmeden çekin çıkartın. Bu düşüncecik ile bireysel bazda yaşayacağınız hesaplaşma sizin tasarrufunuzda tabii ki; bu egzersizi size yaptırıyorum çünkü bu egzersizi şahsen uyguladığım zaman aldığım sonucu paylaşmak istiyorum.

Benim düşünceciğimin betimlediği senaryoda, yeni dünyanın saat başı üstüme fırlattığı tüm soru ve sorunlarla ilgili duruşumu belirlemiş, bu duruşun altını da kendi içerisinde tutarlı nedenselliklerle destekler bir hâldeyim. Sosyal medyada kendimi mazoşistçe maruz bıraktığım envaiçeşit mikro argümandan, dünya toplumlarının kendilerini belirli bir ölçekte yeniden yorumlamalarına önayak olan paradigma değişimlerine kadar, her tartışmada konumum belli, fikirlerim hazır. Nato kafalıyım belki, evet, ama mutluyum. Gergin, sinirli, takıntılı bir mutluluk benimkisi; zira madem her konuda katı fikirlere sahibim, bunları bir şekilde savunmam ve derinleştirmem de gerekiyor. Bu farkındalığa eriştiğim anda kendi cennet senaryom çatırdamaya başlıyor; saçlarım kızıllaşıyor, tenim sanki beş saat çamaşır suyunda çitilenmişçesine renk atıyor, sesim beş altı oktav daha yükselmeye başlıyor. Çok zaman geçmeden tanıyorum şahsi idealimi kirleten bu galiz oluşumu: Bill Burr’e dönüşüyorum.

Her şeyden önce, Bill Burr ile olan ilişkimin bir sevgi, bir nefret temelinde olduğunu belirtmem gerekiyor. Şu ana kadar yayınladığı gösterilerin tümü beni çok eğlendirmiş olsa da, kendisine Monday Morning Podcast vesilesiyle yüksek dozlarda maruz kalmanın benliğim için ne kadar yıpratıcı olduğunu da tecrübe ettim yakın zamanda. Bill Burr, tam anlamıyla bir şikayet makinesi. YouTube’da yüz ila dört yüz arası bir abone sayısı bulunan kanalların hazırladığı komplo teorisi videolarında izlediği alternatif gerçekleri, alkol alınan ortamlarda yarı inanır-yarı geçiştirir biçimde anlatarak makul bir insan olduğuna dair emare dilenen, her birimize bir omuz uzaklığında bulunan ‘o adamlardan’ biri de Burr.

Bir stand-up gösterisi izlediğimde, sahnedeki kişinin posterde yazan isim değil, o isimden türetilmiş bir karakter olduğu düşüncesiyle izlerim. Posterdeki ismin kullandığı anahtar promosyon kelimeleri arasında ‘samimiyetin’ konumu ne kadar yukarılarda olursa olsun, konuşan ve şaka üstüne şaka yapan kişinin bir karakter, yontulmuş bir persona olduğunu hatırlamak, gösterinin tüm materyalini bir retorik çerçevesinde algılamamı sağlar. Bu retoriği zaman zaman zayıf, geçirgen, temelsiz, zaman zaman ise güçlü ve tutarlı bulurum. Bill Burr’ün benim için ilgi çekici bir komedyen olmasının sebebi, kendimce takip ettiğim bu sistemin sınırlarını iyiden iyiye muğlaklaştıran bir performans sergilemesi. Sahnede izlediğim kişinin Burr’ün elleriyle yonttuğu karakter mi, yoksa ta kendisi mi olduğuna bir türlü karar veremiyorum. Daha da ötesi, ilettiği retoriği nasıl niteleyeceğime karar veremiyorum. Bu adamın en tartışmalı konularda bile imrendiğim derecede sağlam ve sabit fikirleri olması bir yanda, bu fikirlerin kendi düşünce dünyam ile çeliştiği noktalar diğer yanda, bu çelişkileri çok da umursamamamı, zira en nihayetinde karşımda bir şovun, maharetle bir araya getirilmiş bir senaryonun olduğunu söyleyen üçüncül düşünceler, üçüncül bir boyutta tanımlanan üçüncül bir yanda iken, Burr’ü nasıl bir komedyen olduğumu uzatmadan, tertemiz anlatmam çok da mümkün değil. Eleştirel olarak tutunduğum nokta ise şu: Burr, arada sırada kafama dank etmelerine rağmen şahsen yüksek sesle söylemekten çekindiğim şeyleri bağıra çağıra duyurmaktan imtina etmeyen bir komedyen. Kendi diktatoryasını nasıl inşa edeceğini adım adım detaylandırırken aldığı apaçık hazdan ne kadar ürperiyorsam, yaşamaya değer bulmadığı insanları ağzından çıkarttığı silah sesleriyle birer birer öldürür gibi yapmasına da o kadar gülüyorum. Hayata dair her konuya karşı benimsediği sinizmi cahilce bulasım gelir gelmez obezite ve vücut imajı tartışmaları ile ilgili yapmak istediğim yorumları Burr’ün ağzından dinleyince üstüme çöken rahatlıkla daha da bir gülüyorum. Zamanın ruhunun değişme hızına ayak uyduramayan bir doksanöncesiler insanı olarak yeni sıfatını yakıştırdığı birkaç neslin fikirlerine duyduğu nefreti (bu değişime ayak uydurması gerektiğinin, önüne geçemeyeceğinin farkında olduğunu söylemek istercesine) oraya buraya sıkıştırdığı özür mahiyetinde geçiştirmelerle yumuşatmasına da gülüyorum. Kendi kafamın karışıklığını, Burr’ün kafasının karışıklığı ile gideriyorum.

Yukarıda söz ettiğim tüm konular Bill Burr’ün yaklaşık 2 hafta önce Netflix üzerinden yayınladığı Walk Your Way Out’dan alıntı. Burr’ün komedisinden keyif almak için onunla ilgili fikir sahibi olmanıza, önceki şovlarını izleyip sindirmenize falan gerek yok; sahneye adım attığı anda seyirciyi etkisi altına alabilecek kadar profesyonel bir komedyen kendisi. Onca bağırış çağırış ve hezeyana rağmen Walk Your Way Out’un temposunu nasıl avcunun içinde tuttuğuna, hipertansiyondan mustarip materyali nasıl muazzam bir kontrol ile servis ettiğine dikkat ederseniz bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Burr’ün bu usta şovmenliğini perçinleyen şey ise günümüzün akışkan modernliği içerisinde eskinin, yere basan ayakların, belirli konularda belirli fikirlere sahip olmanın temsili olması. Walk Your Way Out doğruculuğu kanında taşımayan birinin beyninde olan biteni dürbünle izleme olanağı sunan bir gösteri. Sırf bunun için bile izlemeye değer.


Tweetle Facebook'ta Paylaş Google Plus'ta ne yapılıyorsa onu yap. Pocket

Comments

Comments are closed