Patrice O’Neal’ın Leziz Saldırganlığı Üzerine: “Elephant in the Room”

Kendine saldırgan (‘ofansif’) sıfatını yakıştıran mizah unsurlarının bu sıfatın içini doldurmak üzere bir girişimde bulunmamalarından, bu tarz ile hiçbir problemim olmamasına rağmen oldukça rahatsız oluyorum. Mesaj güdümlü birkaç sosyal medya oluşumunun çabalarıyla Türkçeye kazandırılan bir avuç bölük pörçük Louis CK ve George Carlin skeci ile beraber çok da fena olmayan bir giriş yaptığımız bu eleştirel saldırganlık sahasının, ergenliğin ufukta görünmesi ile yaşadığı duygularla umuma açık alanda vücudunu keşfederek ve hoşlandığı kızların saçını çekerek başa çıkan erkek ortaokullunun üç pazardır değiştirmediği külota dönmüş olması, saldırgan düsturun (diğer her şeyde olduğu gibi) kof ithal edilmesinin ne kadar yıkıcı ve bezdirici bir etkisi olduğunu gösteriyor. Gerçi böyle upuzun cümlelerle dert anlatmaya gerek yok. Toraman ergen analojisine konu ettiğim mecralardan haberiniz olduğu varsayımı ile hareket edersek, ne demeye çalıştığımı anlamak için tek bir şeye ihtiyacınız var: Elephant in the Room’u izlemek için 50 boş dakika.

Bazılarınızın The Office’teki ufak rolünden hatırlayabileceği, kaderin stand-up dünyasına Mitch Hedberg’den beri attığı en büyük kazık sonucu birkaç yıl önce vefat eden Patrice O’Neal, izlemekten/dinlemekten en çok keyif aldığım komedyenlerden bir tanesi. Bunun çok teferruatlı bir nedeni yok; çok zor olduğunu düşündüğüm bir icra şeklini çok akıcı bir performansla sergiliyor. Irk, cinsiyet, çevre, hayvan sevgisi vs. gibi birçok konuda çok da popüler olmayan fikirler beyan ediyor, muntazaman seyirciye bulaşarak pozisyonunu sağlamlaştırıyor. Zamanlama algısı ve aktarım gücü oldukça yüksek bir komedyen O’Neal.

Patrice O’Neal’ı diğer başarılı komedyenlerden ayıran ve saldırganlığını leziz kılan şey ise, gerçek Seinfeld’i izlemek ile Seinfeld taklidi yapan Kramer’ı izlemek arasındaki fark ile aynı: Karakter. Giydiklerinden tutun fikir beyan ediş şekline kadar, O’Neal’ın sahnede oluşturduğu karakter ona bir gösteriye en ön sıradaki kadının göğüslerine gözlerini dikip, seyircilerin oturma düzenini ayarlayan mekân görevlisine teşekkür ederek başlayabilme imkânı tanıyor. Stand-up’ın yalnızca bir şaka ve gözlem bütününün ötesinde, tatsız gerçekleri olduğu gibi aktarabilmenin en dolaysız kanallarından biri olduğunu düşünüyorsak, bu aktarımın yalnızca temeli sağlam bir karakterin sunumuyla yapılabileceğini de kabul etmemiz gerekiyor. Beyazların köleliğinden intikam olarak bahsetmek, iş yerinde tacizi  ‘Taciz Günü’  adlı bayram eksenine çekmek, sekste korunmanın kadının sorumluluğunda olduğunu söylemek, daha doğrusu bahsedebilmek, çekebilmek ve söyleyebilmek, Patrice O’Neal’ın ustalığı ile kendine sağlayabildiği imkânlar, stand-up retoriği sayesinde ayak basabildiği tehlikeli alanlar. Ve bu alanlar gerçekten oyuncak değiller.

Karakter ve bağlam gibi unsurlardan mahrum bırakılmış, yalnızca içerik olarak saldırgan olmanın ötesine geçemeyen anlayışın ve bu anlayıştan doğma herhangi bir şakanın şaka olmayışı, retorik bir kaygısının olmayışına dayanıyor. Mizah şekerine bandırılmış bu saldırı kültürünün bir stres atma kanalı olarak kullanılması, yıkıcılığını daha da fazla artırıyor yalnızca. Bu yüzden bu kof ithal mallara olabildiğince yüz çeviriyorum. Zira Patrice O’Neal, yalnızca Patrice O’Neal tarafından servis edildiği zaman mizahi olabiliyor.


Tweetle Facebook'ta Paylaş Google Plus'ta ne yapılıyorsa onu yap. Pocket

Comments

Comments are closed