Bahsedilmeyen Süreç: “Bojack Horseman”

İnsanın kendini olmadık akli durumlardan kurtaracak kapasiteye sahip olması ilginç bir durum; zira bir anlamda kendimizi kendimizden kurtarır hâle geliyoruz. İnsan iç dünyası ile ilgili pek bir şey bildiğimi söyleyemem ama örneğin, iç sesi ve dış sesinin tamamen aynı olan hiçbir insan olmadığını düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu iç ses çok farklı şekillerde zuhur edebiliyor: bildiğimiz yabancı diller, bizimkine çok benzeyen ancak çok ufak nüanslarla farklılaşan tonlar, aslen ses olan ama tam olarak da olmayan (hatta daha çok işitsel bir senaryoyu andıran) kavranması zor düşünce bulutları gibi. Dediğim gibi, insan iç dünyası üzerine pek bir şey bilmiyorum. Çoğumuz bilmiyoruz; bilmediğimiz için de çekiniyor, hatta korkuyoruz. Çekinip korktuğumuz bu dünyaya her bakmamız gerektiğinde de garip bir filtre uyguluyoruz kendimize. Soyutlamak mı denir, başkalaştırmak mı denir bilmiyorum. Ama bir işe yaradığı kesin. İnsanı, ilkel bir korkunçluğa sahip olan duygu ve düşüncelerin güneşe öykünen parlaklığına çıplak gözlerle bakıp yaralanmaktan bir ölçüde kurtardığı kesin.

Peki, bu başkalaştırmayı nereye kadar taşıyabiliriz? How I Met Your Mother izleyicileri, Barney karakterinin stresli bir durumdan kaçabilmek adına kendini ünlü bir spor yorumcusu ile röportaj yaptığı zihinsel bir kaçış senaryosunun içerisine koyduğu bölümü hatırlayacaklardır; bu iyi bir çıkış noktası bence. İçinde bulunduğumuz kötü durumun hayatımız üzerindeki kontrolü yoğunlaştıkça, İngilizce iç sesimiz daha da yükselmeye ve gevezeleşmeye, hatta buhardan bir vücut bulmaya başlıyor. Ya da kendimizi başka yerlerde, başka hayatlarda, başkalarının başına gelmekte olan şeyleri başka şekillerde yaşar durumlara yerleştiriyoruz. Daha sağlıklı bir çözüm olarak ise okuyor, dinliyor ve izliyoruz. İnsanlık durumunun steril ve soyutlanmış hâlini, medya-sınırlı kurmacalardan, karakterlerden öğreniyoruz. İşe yarıyor. Ama belki de insanlık durumu, insanlığın gelişimi ile beraber karmaşıklaştıkça, insanlar olarak biz de daha karmaşık karakterlere, girift kurmacalara, daha teferruatlı kaçış planlarına ihtiyaç duyuyoruzdur.

Birkaç arkadaş toplanmış, “Tecrübe Ettiğimiz Gerçeklikten Ne Kadar Uzaklaşabiliriz?” oyunu oynuyor olsaydık ve birimizden “bildiğimiz ve sevdiğimiz dünyanın, içerisinde insan biçiminde insanlar ile hayvan biçiminde insanların beraber yaşadığı versiyonunda, doksanlı yıllarda bir Amerikan sit-com’unda başrol oynadıktan sonra kafayı kırıp kendi varoluşsal krizinin mimarı olan bir insanlaştırılmış atım ben” cevabı gelseydi, ağır bir üzüntü ve şaşkınlıkla birinciyi ilan edip odalarımıza çekilir ve “Karanlık Tavanlara Yansıyan Sokak Işıklarına Bakarak Uykuya Dalamayalım” oyununa başlardık diye tahmin ediyorum. Aslında tahmin etmiyorum, böyle olacağından adım gibi eminim. Zira az önce sizlere Bojack Horseman’ın ana karakterini takdim etmiş bulundum.

Bojack Horseman, tek boyutlu karakterlere sahip, güldürü odaklı bir dizi değil. Ayrıca, tam da insanlık durumunun en güncel versiyonunu işlediğini iddia eden bir kültür ürününden bekleneceği üzere sağlam bir hikâyeye ve çok katmanlı karakterlere sahip. Ve evet, medya-sınırlı bir dizi olarak bazı tecrübeleri, olayları ve duyguları laboratuvar ortamındaki hâlleriyle vermek durumunda kalıyor. Bu üç nitelik, Bojack Horseman’ı kalburüstü bir drama/komedi kategorisine sıkıştırıyormuş gibi görünüyor. Ki bu da kötü bir kategori asla değil; izleyiciye kendisiyle ilgili düşünecek şeyler veren, çektiği(ni sandığı) zorluklara farklı açılardan bakmasını sağlayan, onu kendi ile ilişkilendirebileceği karakterler ile tanıştıran ürünlerin bir araya geldiği noktalardan bir tanesi de burası.

Ancak Bojack Horseman, izleyiciye yukarıdakilerden hiçbirini vaat etmiyor. Daha doğrusu, bizim anladığımız ve alıştığımız şekliyle vaat etmiyor. Çünkü dizi, yukarıda tarif ettiğim çoğu kalburüstü drama/komedi tarafından ya hepten yok sayılan ya da diğer unsurlar ile ikame edilen süreç olgusu etrafında dönüyor ve bizlere olanaksız diye bir şeyin var olduğunu hatırlatıyor. Öyle ki, dizideki tüm karakterler yaşadıkları gerçeklikten bir miktar uzaklaşıp nefes alma fırsatı bulabiliyor. İster birbirlerinin omuzlarına tırmanıp, üstlerine de bir pardösü geçirmiş üç adet çocuktan oluşma bir ‘adamla’ uzun süreli ciddi bir ilişki yaşamak olsun, ister her biri parasal felaketlerle sonuçlanan saçma sapan iş girişimleri olsun, her karakter kendini kandırma ferahlığına eninde sonunda kavuşuyor. Hatta biz, izleyiciler bile bu özgürlüğün, ferahlığın tadına bakabiliyoruz; çünkü bu olan bitenin gerçek insanların değil, hayvanların ve hayvanlar ile beraber yaşamayı kabul etmiş insanların başına geldiğini zannediyoruz. Bu lükse sahip olmayan tek bir karakter var, o da Bojack.

Ailesi tarafından sistematik bir şekilde yerle bir edilmiş özgüveni ve zehirlenmiş benliğinin merkezkaçından bir an bile olsun kurtulamayan Bojack, insanın (atın) kendisinden ibaret olduğu gerçeği ile sayısız kez yüzleşmek zorunda kalıyor. Geçmişe tutunup kalamıyor, gelecek ile ilgili kaygıları ise neredeyse psikolojik bir felç geçirmesine neden oluyor. Bu yönleri ile Bojack karakteri bize orijinal bir şey sunmuyor gibi gözüküyor. Her modern huzursuz gibi o da özgüvensizliği ile onay kaygısını, onay kaygısı ile ilgi açlığını, ilgi açlığı ile doyumsuzluğunu, doyumsuzluğu ile iradesizliğini, iradesizliği ile özgüvensizliğini beslediği bir fasit dairede tur atıp duruyor. Biz de onun tur üzerine tur atışını izliyoruz. Farklı olan şey şu ki, bu tur atış bir türlü durmuyor; bir sonuç ufukta görünür gibi olduğu anda sürecin kabızlığı ile gölgeleniyor. Kendi annesinin ağzından “Sen doğuştan paramparçasın.” cümlesini işitmiş, 50 küsür yaşındaki bir insanın (atın) kendini değiştirmeye çabalayıp başarısız olmasına tanık oluyoruz. Nitekim 50 yıl boyunca yerini sağlamlaştırmış bir benlikten söz ediyoruz, bu benlikten kurtulmak elbette ki sancılı, gelgitli ve neredeyse kaotik bir süreç olacak. Bojack Horseman’ın karşı tarafına yerleştirdiğim dizi, film, kitap vs. kültürel ürünler, bu süreçten bahsetmedikleri için steril sıfatını alıyorlar nazarımda (elbette bu onların kötü veya yetersiz olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca Bojack Horseman’ın farklı bir ajandası olduğunu gösteriyor). Bir insanın (atın [ya da, Diane karakteri düşünüldüğünde, insanın]) istemediği bir şey olmaktan kurtulmak için birkaç kritik adım atmasının veya “yalnızca kendi olmasının” yeterli olduğunu düşünmek, tecrübe ettiğimiz gerçeklik içerisinde oldukça sığ bir yaklaşım. Bojack Horseman bunu mükemmel bir şekilde kullanıyor. Bojack’in attığı her adımda doğan umut ışığı, artan oranlı bir felaketler zinciri ile yine karanlığa karışıyor. Mevzu Bojack’in yakınında tuttuğu insanlara büyük zararlar vermeye başladığı noktaya ulaştığında, etrafının nasıl hızlıca boşaldığını acı verici bir yavaşlık içerisinde seyrediyoruz. Ama buradaki en acı verici tek şey bu yavaşlık değil, Bojack’i sıra sıra terk eden herkesin haklı olması. Olduğu hâliyle sevilemeyen bir insandan (attan) nasıl arkadaş olur ki? Olduğu hâli değiştirme çabasındaki bir insan (at), belirsiz miktarlarda zaman ve emek talep etmesine rağmen kesin sonuç vermeyen bir yola girmiş demektir; bunu hepimiz biliyoruz. Soru şu: bunu izlemek istiyor muyuz? Bojack Horseman, bu riski alıyor ve bize bahsedilmeyen süreci izletiyor. Bu sürecin sonunda ne olacağını bilmiyorum, hiçbir izleyicinin, hatta dizinin yazar ve yapımcı kadrosunun bile bildiğini sanmıyorum. Bu bir sorun teşkil etmiyor, çünkü zaten doğası itibariyle muğlak bir süreç bu. Dizinin işlediği şey de bu muğlaklık; kendini değiştirmek isteyen insan (at) ve kendini değiştirmiş insan (at) arasında geçen ve her türlü zorluğa gebe olan bir zaman dilimi. Varış noktasına ulaşılıp ulaşılamayacağı ise meçhul.

Bojack Horseman’ın benim odaklandığım bu tek yönden ibaret bir dizi olduğunu söylemek yanlış olur. Her başarılı dizi gibi Bojack Horseman da birden fazla boyutta hareket ediyor. Will Arnett, Aaron Paul, Alison Brie, Paul F. Tompkins ve Amy Sedaris’ten oluşan çekirdek kadro ve Patton Oswalt, Kristen Schaal, J. K. Simmons, John Krasinski, Olivia Wilde derken sayfalarca uzanacak konuk listesi de dizinin genel atmosferi ile ilgili bir fikir sahibi olmanızı sağlayabilir. Hatta bir adım daha ileri gidip, tüm bu “süreç” mevzuundan bağımsız bir şekilde, yalnızca gündemdeki olayları ele aldığı ve yorumladığı şekliyle bile piyasadaki birçok komedi dizisinden daha kaliteli bir yapım olduğunu söyleyebilirim (kürtaj konusunun işlendiği bölümdeki şarkıyı haftalarca mırıldanacağımdan eminim).

Fakat dizi, aynı Bojack’in kendisi gibi, nihayetinde kendi çekirdeğinin çekim gücüne kapılıp bu sürecin zorluğu ve karanlığından bahsetmeye mahkûm gibi görünüyor. Bojack’in şahsi idolünü canlandırdığı filmin reklam kampanyasında dahi dev aynaların kullanılması bunun en bariz örneklerinden bir tanesi. İç sesin, zihinsel senaryoların veya diğer kaçış yollarının ferahlığından mahrum, kendi benliğinin bataklığından bir türlü dışarı adım atamayan bir insanı (atı) izlemek, bana kendimizden ara ara da olsa kaçabilmenin ne büyük bir lütuf olduğunu hatırlatıyor. Ancak hatırlattığı şeyler bunlarla sınırlı değil. Bojack Horseman’ın bizlere anladığımız ve alıştığımız şekilde bir kaçış vaat etmediğini söylemiştim, bu durumun gerçekliği de “Geri döndüğümüzde karşılaşacağımız şeyden hoşlanacak mıyız?” sorusu ile kanıtlanıyor. Bu soruya kendi hayatında sık sık hayır cevabı vermiş olan ve aktif bir kendini değiştirme çabası içerisinde bulunan veya bulunmuş kişilerin, Bojack Horseman’da çok şey bulacağını düşünüyorum. Verilecek birkaç yanlış karar sonucu kendimizi dönüştürebileceğimiz şeyin abartılmış versiyonu olarak Bojack, suratına yapışık bir aynayla yaşayan insanların gördüğü şeyi tüm kirliliği ile temsil ediyor.

Bojack Horseman, karanlık bir dizi. Hem kendi içinde, hem de izleyicileri için karanlık bir dizi. Hakkında pek bir şey bilmediğimiz, bilmediğimiz için de çekinip korktuğumuz insan iç dünyası ile ilgili, kendini değişme çabasının olası nafileliği ile ilgili çok şey anlatıyor bizlere. Ama olsun, sonuçta bizler izleyiciyiz. Bu olan biten de bizim başımızdan değil, Bojack’in, bir atın başından geçiyor. Değil mi?


Tweetle Facebook'ta Paylaş Google Plus'ta ne yapılıyorsa onu yap. Pocket

Comments

Comments are closed