“A Series of Unfortunate Events” ve Sorunlu Hedef İzleyici Kitlesi

Sanatın acıyı, talihsizliği, insanoğlunun çağlar boyunca dünyaya ve tüm canlılara zarar vermesine neden olan içsel eksikliklerini konu alması yaklaşık 3000 senedir var olan ve alışılmış bir konsept. Bunun uygulanış şekli yer yer değişse de amacının izleyiciyi veya okuyucuyu iyileştirmek, onlarda ve genel olarak toplumda bir şeyleri düzeltmeye çalışmak olduğu hepimizce bilinen bir gerçek. Peki Lemony Snicket, daha doğrusu Daniel Handler, A Series of Unfortunate Events ile neyi amaçlamış? İnanın hiçbir fikrim yok, üzerine düşündükçe kafam daha da karışıyor ki bundan yalnızca kendinin de ne yaptığını bilmediği sonucunu çıkarabiliyorum.

Çocuk edebiyatında, bildiğim kadarıyla, uyulması pek de zor olmayan birkaç kural var. Bu demek değil ki çocuk edebiyatı kolay, bilakis nispeten fazla emek ve dikkat gerektiriyor, bunlar yalnızca başlangıç kuralları. İyi ile kötü arasındaki farkı açıkça göz önüne sereceksin, gri karakterlere yer vermeyeceksin, okuyucu için hikâyeye bir iki ahlaki ders serpiştireceksin ve anlatının sonunda kötü adam/kadın yenilgisini ve hatasını kabul edecek ki adalet kavramı tam olarak otursun. Yetişkinlerin aptal, çocukların zeki olduğu bir hikâyeden çocuklar büyüklerine saygı duymayı nasıl öğrenecek? Kötünün bir türlü cezalandırılmadığı bir evrende adalet nasıl gözlemlenecek? Ve cinayetin, ölümün, hatta çocuk istismarı imalarının sürekli tekrarlanarak bir mizah aracı olarak kullanılması çocukları bu konulara karşı hissizleştirmeyecek mi? Bu absürdizm ile harmanlanmış kara mizah çocuklar için biraz ağır değil mi? Ben mi abartıyorum emin değilim, sanırım ileride çocuklarını evden çıkarmayıp otoimmün hastalıklara yakalanmalarına yol açan ebeveynlerden olacağım. Evet, okuması zevkli bir kitap serisi fakat hedef kitlenin biraz sorunlu olduğunu düşünüyorum. Hatta kendimden bir örnek vereyim, serinin ilk iki kitabını yanlış hatırlamıyorsam ilkokulda okuduğumda biraz ürkütmüştü beni.

Kitap serisi için YouTube yorumu formatında eleştirimi yaptım, şimdi diziye gelelim. Bir Ibsen değil tabii. Handler serinin Jim Carrey’li film adaptasyonunun seriye yeterince sadık kalmadığını öne sürerek bu projede çoğu şeyi kendi üstlenmiş. Ne iyi adaptasyon kaynak esere kelimesi kelimesine sadık kalmak demek, ne de fonetik sanatlarda becerinin olması bunun dramatik sanatlarda da geçerli olacağı anlamına geliyor sevgili Handler. Bu noktada soyadını kullanarak bir kelime oyunu yapmadan edemeyeceğim. Anlatının akışını ikide bir kesen tekrarlamaları ve tüm olayları sarıp sarmalayan monotonluğu ile hikâye yapısı Irina Shayk’ın karnından bile daha düz bir çizgi. Her anlatının muhakkak Michael Bay’in elinden çıkması gerekmiyor tabii ama hikayenin bu çizgiselliği ekrana güzel aktarılamamış, ailecek izlenmesi amaçlanan bu yapıma biraz nihilist bir hava katmış, ve dolayısıyla hedeflenen izleyici kitlesi pek de tutturulamamış. Mizah, 1930’lara ait karakterlerin “Uber”’dan bahsetmesi gibi basit şakalar ve düşüp kalkmalı güldürüler ile yakalanmaya çalışılmış. Yetişkinlere yönelik komedi yazarlığı ile fars güldürülü çocuk edebiyatı yazarlığı arasında büyük fark var Handler. Parana kıyıp piyasada tutunmaya çalışan herhangi bir komedi yazarını işe almanın kimseye zararı olmazdı. Saydığım tüm bu eksiklikler illa ki eksiklik değil, yalnızca bu yapıma yakışmadıklarını düşünüyorum.

Eleştirimin kendi standartlarıma göre ağır olmasının sebebi ise prodüksiyonun büyüklüğünün ve bazı kısımlarında dikkat çeken ustalığının üstte belirttiğim nedenlerden ötürü boşa gitmiş olduğunu düşünmem. Film adaptasyonundaki gotik kostüm dizaynı çok başarılıydı fakat aynısını dizide görmek tekdüze kaçardı, çok farklı bir tavır seçmeleri gerçekten mutlu etti beni. Kostümler, geniş renk skalası ve şık kesimleri ile estetik olarak göz doldurup aynı zamanda anakronik durmamayı başarmışlar. Her bir sahnenin renk paletinin üzerine düşünülmüş gibi duruyordu. Set dizaynı ve aksesuarlardaki Wes Anderson & Tim Burton-vari dokunuşlar yerindeydi. Gri ve soluk pastel renkler ile steampunk gibi daha önce pek bir araya getirilmemiş elementler, nasıl yapmışlarsa, birbirleri ile çok sağlam bir uyum içerisindeydi. Dış mekanların seçimi ve dizaynı, ışıklandırma ve kamera açıları çok ustaca ayarlanmıştı, ya da sanat yönetmeninin doğayı büküp, güneşi hareket ettirebilme yeteneği var sanırım.

Montgomery Montgomery’nin evi, Sürüngen Odası ve bahçesi o kadar görkemliydi ki gördüğüm an içimden bunlara harcanan parayı, emeği ve zamanı hesaplamaya başladım. Bu görkem ve her detaya harcanan bu emek sinematografi sağ olsun seyirciye çok sorunsuz bir şekilde sunulmuş, hiçbir şekilde boşa gitmemişti (Handler’ın batırdığı kısımları saymazsak tabii). Bazı sahnelerde yeşil ekran kullanımı sinir bozucu bir şekilde kendini çok belli ediyordu fakat çocuk oyuncuların hayatını tehlikeye atmamak daha doğru tabii, sonuçta bir nevi çocuk işçiliği yapıyorlar. Neil Patrick Harris konusuna gelir isek de, hep aynı tip rollere mi seçiliyor, ya da bu rolleri kendisi mi seçiyor, veya biz mi onda önceki rollerinden izler arıyoruz bilmiyorum ama sanki Count Olaf, Barney Stinson’ın Broadway versiyonu gibiydi.

Kısacası, dizinin 1. sezonu sanat yönünden plastiği, dramatik ve fonetiğe oranla kat kat ustaca kullanmış. Eğer dişçi muayenehanesinin bekleme odasında otururken kısık sesli televizyondan bir şeyler izlemek isterseniz, A Series of Unfortunate Events çok yerinde bir tercih olacaktır.


Tweetle Facebook'ta Paylaş Google Plus'ta ne yapılıyorsa onu yap. Pocket

Comments

Comments are closed